Masumiyetten Canavarlığa!

Masumiyet çoğu insanın sahip olmaya can attığı, daha doğrusu elinde tutmaya çalıştığı bir kavram. Suçluluk ise daha çok istenmeyen ve hatta kaçınılan bir kavram. Kimse bu duygulardan suçluluğu istemez ya da talip olmazken, pek çoğumuz masumiyete sahip çıkmak ister ve talip oluruz.

Ancak, daha detaylı bakmak gerekirse ve üzerine biraz detaylıca düşünmek mümkün olursa resim değişebilir ve bambaşka şeyleri fark etmek mümkün olabilir.

Masumiyet üzerine düşünelim biraz…

Masumiyet sorumsuzluktur ve suç işleyebilme, hata yapabilme kapasitesi de büyümekle alakalıdır.

Masumiyet bizim hayata başladığımız yerdir. Bir çocuk masumdur. Bir şeyi yanlış yapma ya da doğru yapma kapasitesi ve seçeneği yoktur. Çocuk sadece keşif halindedir. Denemeler yapar ve hayatı öğrenme süreci içerisinde yaptığı yanlışları masumiyetinden yapar. Aslında yanlış yapma, daha doğrusu yanlışı seçme şansı ve kapasitesi yoktur. Seçimlerinden sorumlu değildir bu nedenle.

Çocuk düşünmeden hata yapabilir… Sağlıklı bir çevrede özgürdür.

Çocuk masumdur çünkü kötü bir niyete sahip olamaz. Kötü bir niyeti hayata geçirecek kadar becerisi de, kapasitesi de mevcut değildir. O nedenle bir şeyleri yanlış dahi yapsa sonuç olarak çocuk yaptıklarından sorumlu değildir. Çünkü masumiyet onun saflığından, henüz kirlenmemişliğinden kaynaklanmaktadır.

Masumiyet bu durumda suç işleme ya da başkasına etik olarak yanlış bir davranışta bulunma kapasitesinin olmamasına denir.

Kısacası bir yetişkin hiç yanlış yapmama, her zaman doğru şeyi yapma, ya da günahsız yaşama çabası içerisinde ise halen çocuksu saflığından vazgeçmek istemektedir. Çocukluğuna ve daha derinde onun niteliği olan sorumsuz olma halinde kalmaya istekli demektir. Anne-babasının onun adına karar vermesinin yarattığı rahatlığı bırakmaya istekli değil demektir. Çünkü çocuk vasilerinin vesayeti sayesinde aslında sorumluluk sahibi olmadan kalır.

Oysa büyümek hatalara yapmak ve o hatalardan öğrenerek neyin doğru-yanlış olduğunu deneyimleriyle anlamış olmak demektir. Dolayısıyla bir çocuk büyüdükçe risk alabilmeli, kendisine yanlış olduğu söylenen şeyleri denemeye başlamalı ve ortaya çıkan sonuçlardan ve içsel olarak neler hissettiğine bakarak bir daha yapıp yapmaması gerektiğine kendisi karar verebilmelidir.

Utanç, suçluluk ve çekilen çile büyümenin belirtisidir.

Bir birey eğer büyürken ve büyüdükten sonra sadece kendisine doğru denilen şeyleri yaparak yaşıyorsa esasen hatalarının yarattığı  suçluluk duygusundan kaçınıp, bu duyguyu hazmedip onun ötesine doğru gelişmekten kaçınarak masumiyetinin güvenli mağarasında kalmayı tercih etmiş demektir.

Masum hisseden yetişkinler halen belirli bir fikre, ahlaka, inanca ya da gruba bağlı hisederek bireysel sorumluluklarından vazgeçme eğilimindedirler. İnsanlık için çok ciddi problemleri masum hissedip suçluluk duygularıyla yüzleşmekten kaçınan ve yaptıklarının bedelini üstlenmeye isteksiz yetişkinler yaratır. Hem kendileri için hem de çevreleri için her zaman baskı unsuru olurlar ve kendileri gibi olmayanları her zaman eleştirip yargılama eğiliminde olurlar.

Daha dikkatlice bakacak ve düşünecek olursak bu saf kalma,masum olma, esasında sorumsuz kalma ve sorumluluktan kaçınma davranışını en çok kullananların idelolojiler ve dogmalar olduğunu görebiliriz. Belki de idelolojilerin ya da dogmaların var olma sebebi tam da insanların saf kalma, masum kalma daha ileri giderek söyleyelim sorumsuz olma arzusudur. Öyle olmasa çocuk ruhuna sahip bir yetişkin kalıp kesin doğru ya da yanlışlar içeren bir fikir çerçevesi tanımlamak istemeyebilirdi.

Dogmalar ve ideolojiler, çocuk için ebeveynlerin işlevi neyse yetişkinler için de aynı işleve sahip olur. O ideoloji yahut dogmanın neferi, doğru şeye ait hisseden kendinden menkul bir “masumiyete” sahip olan yetişkindir. Tüm “günahlar,” “yanlışlar,” “hatalar” o ideolojiyi anlamamış ya da kabullenememişlerin sorunudur!

Her türden dogmanın gördüğü işlev esasında sorumsuzluk arzusunun tatminidir. Çocuk kalma arzusuna sahip zihinlerin, yaptıklarından sorumlu olmaktan kaçınan insanların psikolojisinin en güzel şekilde sömürüldüğü alan budur. Çünkü dogmalar, onlara uyulduğunda insanı sadık ve aitmiş gibi hissettirir. O dogmanın ona uymayanlara karşı tavrının ne olduğunun bir önemi yoktur. Bu sorgulanmaz bile. Sorgulanan herhangi bir şey dogma olamaz zaten! Çocuklar da ebeveynlerini sorgula(ya)mazlar. çocukken sağlıklı olan şey büyüyünce sağlıksızlığın en büyük göstergesidir. 

Belirli bir dogmanın talep ettiği sınırların dışında kalan insanlara karşı hukuken, etik olarak ya da vicdanen kötü şeyler yapıp yapılmasının bir önemi yoktur, onun içerisinde kalanlar için. Yani belirli bir dogmaya inanan ve ait hisseden bir kişi sadece kendi paradigması içerisinde “saf” kalabileceğini anlayamaz. Ve ahlaki ya da etik olarak kabul ettiği şeyin aslında sadece kendisi gibi düşünen ve aynı kurallara ve ilkelere sadık insanların meselesi olduğunu anlayamaz ve kabullenemez.

Büyüklerin, yetişkinlerin masumiyete, sorumluluktan kaçınmaya olan eğilimi aslında faşizm, komünizm – ya da sonunda herhangi bir “izm” bulunan herhangi bir katı ideolojinin, insanın insana eziyetinin en büyük kaynaklarından birisidir.

Elinde füzeler, bombalar, ordular olan bir çocuk düşünün. Tüm dünyayı kendi inandığı doğrulara ikna etmeye kararlı bir çocuk. Çünkü kendi doğruları dışında başka doğrular olduğunda, kendi yaptığının yanlış olabileceği düşüncesinden hoşlanmayacaktır, belki korkacaktır o “çocuksu” ruh. Ve diğer düşünce ve inanç sistemlerini anlamak üzere bakacak olursa, kendi inancının yanlış bazı yönleri olabileceğini baştan kabul etmek zorundadır. O zaman kendi inançlarına ve doğrularına bütünüyle bağlı kalmasının sonucu olarak, başka dogmalara sahip insanlara yanlış davranmış ya da onlara zarar vermiş olabilir. Bu durumda olacak şey suçluluk hissetmektir. Ve insan kendini suçlu hissettiğinde artık o duygudan kurtulmak için bir şeyler yapmak zorundadır. Ya kendisiyle yüzleşecek yahut bir daha aynı şeyi yapmamanın yollarını arayıp bulacaktır.

Ancak kendi masumiyetine sadık ve yaptıklarının ya da inandıklarının yanlışlanabilir olabileceğine karşı direnci olan bir insan, kendini her zaman ve her koşulda suçsuz, sadık ve saf hisseden bir kimse elbette suçluluk hissetmekten kaçınacaktır. Karşı tarafın zalim ve kendisinin masum olduğunu hissetmekte ısrar edecektir.

Bu durumda, olan yanlışlar kendisinden değil başkasından kaynaklanmış olmak zorundadır! Kendisi mağdur ve mağrur ve diğeri ise suçludur,yanlıştır…

Diktatörlerin en çok kullandıkları şey budur. Kendisinin “yani temsil ettiği topluluğun” sahip olduğu değerlere sadık olanlar her zaman “doğru eşyi” yaparlar ve bunu yapmayanlar ise “sorunu” yaratanlardır. Bu durumda kitlesel olarak karşıdaki düşmanı yok etmek mubah olacaktır! Birey kaybolur, sadece inançlarının saflığından emin olan saldırgan bir kitle vardır artık. Ve saldırgan kitleden herhangi bir bireyi alıp sorguladığınızda gayet güzel yaptıklarını savunacaktır ve hiçbir zaman kendisinin sorumluluğunu kabul etmeyip üstlerinin ondan istediğini yaptığını söyleyecektir.

Nazi subaylarına yaptıkları katliamlar sorulduğunda sadece emirleri yerine getirdiklerini söylemişlerdir. Yaptıklarının sorumluluğunun kendilerinde olduğunun farkında bile değillerdir.

Aynı şekilde Alman toplumunun, eğitimli ve kültürlü bir Avrupa ulusunun nasıl olup da sadece dini yahut ırksal kökeni nedeniyle insanların katliama uğratılırken bir şey yapmadıklarını açıklayamadıkları gözlemlenmiştir. Alman ırkının saflığı ve bozulmamışlığı üzerine söylevlere inanıp diğerinin saf olmadığını kabul etmiştir o dönemdeki Almanlar. Dolayısıyla birer çocuk gibi Alman ailesinin üyesi hissedip Nazilerin onlar adına davranmasına izin vermişlerdir. Kendilerini masum hissetmeseler, yapılanların kendi siyasi seçimlerinin sonucu olduğunu algılayabilseler muhtemelen buna izin vermeye istekli olmazlardı.  

Siyasetteki vesayet rejimi tam olarak toplumların sorumluluklarını elinden alan bir niteliğe sahiptir. Kitle sorumsuz hisseder ve “sorumlu”lar da özgürlük kazanır. Bu sayede istediğine şiddet uygulayabilir! Toplum da şiddete uğramamak için denileni yapar. Masum kalma arzusunun sonucu, vesayet ve sonrasında da esarettir.

Eğer yaşamınızda kendinizi birtakım fikirlerin, duyguların, inançların ya da koşulların sizi mahkum ettiğini hissediyorsanız masum kalmaya çalışan ve yanlış yapmaktan korkan, yaptığı yanlışların sorumluluğunu almak istemeyen bir çocuk vardır.

O çocuk büyümemiş ve olgunlaşmamıştır.

Kendi yaptıklarının sorumluluğunu almak ve tercihlerinin ardında durmaktan kaçınmaya çalışmakta olan, masum hisseden bir çocuk vardır.

Büyümek ve gelişmek için harika bir fırsat. Sizi neyin engellediğinin farkına varmak, kendinizi bulmak ve olgunlaşmak için aramıza katılın. Bu şansı kendinize verin. Detaylar için tıklayınız…

O çocuk, zamanında çevresini suçlamak istemiş, kendini güçsüz hissetmiş ya da büyüklerin kendisini koruyup sorumluluğunu almasını arzulamış olabilir; bu o zaman için kabul edilebilir ve olması gereken bir şeydir. Ama artık yetişkin olmasına rağmen hala bir çocuk gibi hissedip “ben masumum,” hayattaki diğer herkes suçlu, onlar yanlış yapıyorlar diyen bir insan aslında geçerli bir mazereti olmayan büyümüş insandır. Artık onun sorumluluğu, içinde yaşayan bu masum hisseden çocuğu büyütmektir.

Aksi halde her zaman çevresinin onda yarattığı etkilerin esiri olmaya devam eder.

Psik. Dan. Erdoğan Şemsiyeci

NOT: Yazının devamı da var… Bir sonraki yazı..

Comments on Masumiyetten Canavarlığa!