Sahiden, Ölümle Aranız Nasıl?

Modern hayatlar yaşıyoruz.

“Modern” yani çağa uygun yaşamlar…

Çağımızda ne yaşanıyor peki? Yani biz neyin “çağdaşıyız?” Nedense modernlik, çağdaşlık vs. gibi kavramları neredeyse hiç düşünmüyor ve hatta ne olduğunu anlamadan, sorgulamadan savunuyoruz… Daha da ileri gidip “modern olmayan şeyleri” eleştirip dışlayarak hayatımızdan çıkartmaya çalışıyoruz.

Modern hayat nedir? Neyi kastediyoruz peki? Modern olmayan ne? Neyi dışlıyoruz?

Yakın zamanda bir tanıdığın ani , beklenmedik ölümü ve tanık olduğum şeyler üzerine bunları düşünmeye başladım.

Aslında arka planda hep sorgulamaktayım elbette tüm bunları. Ancak yaşamın yani bu “modern” yaşamın hızı ve keşmekeşi öylesine sürükleyip bizi kendimizden alıyor ki hakiki olan hiçbir şey için doğru dürüst vaktimiz kalmıyor.  Dikkatimizi dağıtan, cezp eden o kadar anlamsız ve anlık şey var ki derindeki hiçbir şeyi anlamak ve üzerine yoğunlaşmak için insanda derman kalmıyor.

Bu nedenle bu yazıyı okurken kendinize biraz zaman tanıyın siz de: Eğer cep telefonunuzdan okuyor ve kalabalık bir yerdeyseniz sonra, kendinize sakin ve kesintisiz bir zaman ayırabilecek iken okumak üzere şimdi kapatın yazıyı… Sonra görüşürüz.

Ama sakin bir yarım saatiniz varsa önünüzde, kendinizle kalabileceğiniz ve okuduklarınız üzerinde derinlemesine düşünüp hissettiğiniz ve fark ettiğiniz şeyler üzerine aklınızı ve kalbinizi açabilecekseniz devam edelim derim.

DÜNYANIN ÖBÜR TARAFA ATTIĞI GOL!

Ölüm üzerine o kadar düşünmüyoruz ve o kadar onu dışlıyoruz ki karşımıza çıkıverdiğinde hemen darmadağın olup depresyona giriveriyor ya da tümden ölümü dışlamaya çalışıyoruz.

Bunun sebebi, işte girişte bahsini ettiğim “modern” yaşam yanılgısıdır.

Modern yaşam dediğimiz şey aydınlanma denilen sanat ve özellikle de bilimde büyük açılımlar yaşanan ve insanın doğaya ve kendine aklıyla bakmayı tercih etmeye başladığı dönemdir denilebilir.

On Dokuzuncu Yüzyılda yaşanan büyük bilimsel ilerlemeler ve buluşlardan sonra teknoloji aracılığıyla insan yaşamının kolaylaşması sonucunda bilimsel yöntemin ve algılama biçiminin başat hale gelip yaşamın her yanını domine etmesi söz konusu olmuştur.

Modernlik dediğimiz şey, laik bakış açısını da yaşamımıza derinlemesine yerleştirmiş ve Batı’dan başlayıp bizim gibi Doğu toplumlarını içine alıp giderek dünyanın her yanını ele geçirmeyi başarmıştır.

Laiklik, yahut seküler dünya görüşü özünde dini ve dinin alanını işgal etme amacı gütmemektedir. Kavramsal olarak dinin ve dünyevi işlerin birbirine mümkün olduğunca müdahale etmemesi olarak düşünülmelidir. Ancak sanırım bizdeki yansıması, geçmişimizle tam bir kesinti yaratma çabasının bir devamı olarak dinsizlik, deizm (dinsiz yaratıcı fikri) yahut ateizm olarak algılanmıştır “aydınlanmacı, modern” çevrelerce.

İşin siyasi boyutlarını vs. gündeme getirmek değil niyetim. Esasen modern olma fikrinin toplumumuzda yarattığı etkilerin bireylerdeki yansımalarını, yani psikolojik boyutları anlamak ve sorgulamak istediğim.

Bizim modernlik dediğimiz haller, çağdaş ve laik yaşam algısı dediğimiz şeyin içeriğinde, aklın egemenliğinin kutsandığı ve kutsal olan her şeyin dünyasal olan değerler ya da yaşam tarzıyla sınırlandığı bir şeydir. Modern insanın havsalasında, manevi dünyanın aslında anlam içermediği, özellikle maneviyatın dahi bireysel bir algıdan ibaret olduğu ve aklın sınırları içerisinde tanımlanabileceği düşüncesi etkendir.

Kısacası, bilimsel yöntemle düşünerek ve sorgulayarak; yani aklı kullanmakla sınırlı kalarak yaşadığımız her şeyi anlamlandırabileceğimiz fikri ve bu fikrin yaşamdaki karşılığı olarak modernliği tanımlamakta bir beis görmüyorum.

Tanımlanabilecek olan şeyleri anlama kapasitesi olarak nitelendirebileceğimiz aklın, tanımsız olan şeyler, sınırları olmayan şeyler karşısındaki güçsüzlüğü sabittir. Ölüm gibi, yaratan gibi…

Kısacası modern akıl, bilim öncesi aklın işleyişinin ürünü olduğundan emin olduğu dinin tanımsız ve belirsiz kavram ve ifadelerini küçümseyip dışlarken kendi sınırlarını da çizmiş olduğunun farkına varmıyor.

Akıl, özellikle de bilimsel akıl ve bakış açısı kendisini sadece tanımlayabildiği ve ölçümleyebildiği şeylerin sınırları içerisine hapsediyor.

Bunun doğal sonucu olarak insan denilen varlığı sadece bedensel bir varlığa indirgemek zorunda kalıyor. Çünkü insanın sadece bedeni varken onun sınırlarını anlayabilir ve onu aletleriyle ölçebilir hatta biçebilir bilim…

Özellikle seküler felsefe, aklı kendine rab yani ilah edindiği için aklın sınırlarında durmak zorundadır. Seküler hayatta her şeyi önceden planlayabilir ve o plan çerçevesinde hedeflere doğru ilerleyebilirsiniz.

Eğer planınız makul ve hayatın pratik gerçekleriyle örtüşecek kadar mantık içeriyorsa, doğru verilere dayanıyorsa geleceğe yönelik bir öngörüyle hedefleri gerçekleştirmek mümkün olabilir.

Bunların hepsi için akıl yeterlidir. Ve mantığıyla yaşayan bir birey bu modern toplumda rakamlarla ve orantılarla hesaplanmış bir yaşamı belirli tolerans sınırlarında dalgalanan bir grafik içerisinde uygulayarak minimum beklenmedik şeyle karşılaşarak tamamlayabilir.

Özellikle ne bileyim bankacılık, matematik ya da fen bilimleri, v.d. okumuş iseniz ve modern dünyanın yaratmış olduğu ekonomik sistem içerisinde başarılı olmuş büyük ve rasyonel prensiplerle bu başarıyı elde etmiş kurumlarda çalışıyorsanız hayatınız bu şekilde geçebilir….

Buna belki modern yaşam biçimini yaratmış olan Batı dünyasına ait uluslararası bir kuruluş olmayı da ekleyebiliriz. Hatta mümkünse modern yaşamın mucidi olan Batı ülkelerinden birinde yaşamak daha da olasılığı artıracaktır.

Sonuç olarak Batı aklının yarattığı rasyonel yani hesaba-kitaba dayanan dünya görüşü ile mümkün olduğunca Batı etkisi altındaki kurumların mevcut olduğu bir toplumda hesap ettiğiniz bir yaşamı sürdürüp tamamlama olasılığınız daha büyüktür.

Aklın hüküm sürdüğü böylesi mutlu-mesut yaşamınız hayırlı olsun!

 

Aklın hükmü altında yaşayan insanlar nasıl bir hayat sürerler?

Her şeyden evvel sadece akılla yaşamak demek verileri toplayıp o verilerle geleceği öngörerek doğru kararları alıp hayatınızı kontrol altında tutmak demektir. Kısacası kontrol altında bir hayat demektir. Kontrollü bir hayat. Öngörülmiş bir hayat.

Cumhuriyet ideolojisinin tercihleri doğrultusunda laik yani dünyasal olanı önceleyen kısacası akılla yaşamayı tercih eden insanlar yetiştirildi. Bizler, geçmişten, yani “irrasyonel olan inançlardan” arınmış kuşaklar yetiştirme fikri ile büyümüş üçüncü ya da dördüncü kuşağız. Elbette dindar bir aileden iseniz bu böyle olmayabilir. Ya da belki bireysel olarak kendi maneviyatınızı aramış ve bulmuş da olabilirsiniz.

Benim çevremde mevcut olan ve gözlemlediğim insanların çok büyük bir kısmı radikal seviyede laik insanlar. Atatürk ile simgelenen modernlik ve çağdaşlık düsturlarıyla eğitilmiş ve yaşamlarını yukarıda ifade etmeye çalıştığım akıl hükümdarlığında sürdüren insanlar. Laikliğin yani dindışı yaşamın sonuçları denilebilecek yaşamlar sürmekteler. Büyük ihtimal bu satırları okuyan kişilerin dahi büyük çoğunluğu bu kategoride değerlendirilebilir… Zira çevremdeki insanların büyük kısmı bu filtrelerden geçmiş insanlardan oluşuyor. Ve sitemi ziyaret eden ya da Facebook’tan beni takip eden insanlar da bunun istisnası değil…

Elbette bireysel olarak insanların manevi dünyalarında ne vardır, ne yaşarlar bilemem. Ben sonuçta gözlemlerimle yetinmek zorundayım…

Dediğim gibi, oldukça genç sayılacak bir yaşta beklenmedik bir şekilde bu yaşamından göçen tanıdığım merhum kişinin vefatı bana böyle şeyleri fark edip üzerine düşünme fırsatı verdi. Benim ilgimi cezp eden şey, Allah sabırlar versin, gerek ailesinin, gerekse bu ani ölüm karşısında tanıdıklarının verdikleri tepki ve bu duruma karşı gösterdikleri psikolojik reaksiyon oldu.

O kadar büyük bir şok yaşanıyor ki merhumun ailesi ve yakınlarında, büyük oranda bir reddediş mevzu bahis oldu kendisinin kaybı karşısında. Kısacası, hayata karşı son derece hazırlıklı ve donanımlı olan bu insanlar maalesef ölüm karşısında çok çaresiz ve hazırlıksız yakalandılar.

 

Bu son derece rahat ve konforlu bir arabada hızını alıp, kaptırıp gitmeye benziyor. Yol olduğu sürece ve yol devam ettiği sürece arabanın konforu ve hızı insana keyif veriyor ve işine yarıyor. Ancak yol aniden bitip de uçurum karşısına çıkınca araba insanın korktuğu ve onu bilinmez bir şeye doğru sürükleyen bir düşmana dönüşüyor.

Yolda ihtiyaç duyduğun ve sana yarar sağlayan araç uçurumda seni felakete sürüklüyor. Uçurum için başka bir şeye ihtiyacın var artık. Belki bir paraşüt, belki bir delta kanat ya da bir pervaneli uçak… En azından çok sağlam ve zamanında devreye sokabileceğin frenler.

Ama ölüm, işte frenlerin işe yaramadığı bir uçurumdur. O uçurumdan süzülmeye başladığından artık tekerleklerden çok kanatlara ihtiyaç duyar insan. Kanatların yoksa artık uçurum seni korkutacak hatta senin sonun olacaktır.

Modern hayatlar, çağdaşlık, laik ve seküler, inanç içermeyen, maneviyatı yok sayan yaşam tarzı; saf akıl tekerleklerle giden ayağı yere basan bir araçtır. Sadece asfalt yolda işe yarar. Yani kendi yarattığın yolda, kendi bakımını yapıp nereye gittiğini bildiği yolda işe yarar.

Sen zaten o yolun gittiği yeri biliyorsun. Baştan kaç km hızla gideceğin ve nerede mola vereceğin ya da varabileceğin menzilin  sınırları zaten mevcut. Sürpriz yok. Yan yola sapmak yok. Otoyol ve güzergah dışında dağlarda ve yan yollardan gidilen ücra yerlerde neelr oluyor bilemezsin. Umursamazsın…

Modern dünya insanı sadece planlayabileceği, öngörebileceği ve aklıyla kavrayabileceği bir rotaya sıkıştırıyor.

Oysa o yolların haricinde daha neler var neler… Derinlikler var mesela, yükseklikler var, denizler var, gökyüzü var… Boşluk var, uzay var… Başka dünyalar, o dünyaların derinlikleri var, bilinmeyen yerler, hiç gidilmemiş yerler var. Güneş var yakan kavuran. Ay var soğuk… Götaşları var her an kafana düşebilecek serseri gibi dolanan…

Uzmanlar dünyaya çarpacak bir ev büyüklüğünde bir göktaşının dahi yaşamın büyük kısmını yok edebileceğini söylüyorlar. Ve maalesef bu geçmişte pek çok kereler oldu bile. Ve yine, birkaç yıl içerisinde olmaması için özel bir sebep de yok!

 

Hayat bilinmezler ve öngörülemeyecek olaylarla dolu.

Modern insan kendi yarattığı akıl hapishanesinin mahkumudur.

Hakikat içeren hiçbir deneyim ve tecrübeye hazır değildir modern insan.

Sadece gördüğünü gerçek sanan ve görmediği şeyleri yok sayan bir çocuk gibidir.

Tanımını yapamadığı bir şeyi aşağılayıp yok hükmünde sanan, daha önce gitmemiş olduğu yeri aşağılayan ve gidilmeye değer bulmayan, kendi etrafına çizmiş  olduğu daireyi dünya zanneden, dünyasını varoluşun merkezi zanneden kendi aklının mahkumudur modern insan.

Modern aklın hiç ehemmiyet vermediği kadim bilgilerin önemini bir ölüm olduğunda kavrayabiliyor ancak insan.

Çünkü ölümle başa çıkmak söz konusu değildir. Ölüm mücadele edebileceğin bir şey değildir. Çaresi olmayan bir hastalıktır ölüm. İstisnası olmayan bir kanundur o. Tüm evliyaların da, nebilerin de, ermişlerin, peygamberlerin de, kralların ve hükümdarların da sokaktaki evsiz zavallıyla eşitlendiği yerdir o.

Doğum gibidir. Doğduğunda da insan eşittir. Bir bebekle öteki bebek arasında potansiyel ilk anda yüzde yüz eşittir. Eşit başlar insan yaşama ve eşit bitirir herkes yaşamı.

Hakikate ilişkin tecrübelerimiz bizim hep kontrolümüzde olmayan şeylere ilişkindir.

O nedenle onlara asla hazırlıklı değilizdir. Hazırlığımız olan her şey aklımızın üretimi ve yaratımıdır.

Aşk da doğum-ölüm gibi hazırlıksız olarak kendimizi içinde bulduğumuz bir şeydir. Ve aşkta da insan eşittir. Kralın kızı dilenciye aşık olabilir. Sonu felaketle de sonlansa aşk artık vardır. Asla kavuşmasalar da değişmez: aşk bir kez aldı mı o iki kişiyi avucuna dönüş yoktur; doğum gibi, ölüm gibi.

O zaman, aklın otoyollarının ötesindeki diğer boyutları keşfetmek için insanın ruhunun kanatlarına ihtiyacı vardır. Hakikatin alemlerini dolaşmak istemezse bir insan elbette dolanabilir kendi yaptığı yolların üzerinde bir ileri-bir geri.  Ama her yolun da bir sonu vardır. Ve o yol bitince insan denen varlığın bedenini taşıyan o “lüks araç” yolun kenarındaki toprakta kendini bulmasına rağmen ruhu yükselecek kanatlarını takıp göklere…

İşte, laik, seküler ve sadece dünyayı dert edinen akılla, insan maalesef yine yeryüzü boyutunda başa çıkabiliyor.

Manevi ihtiyaçları insanın bitmiyor. Sadece gözardı ediliyor modern dünyada. Modern dünya sadece dünyayı var sayıyor. Ve dünyanın sonu gelip de küçük kıyamet gerçekleşince dünya bize yetmiyor.

İnsan aklı sadece süreklilik yaratmak ister. Bu nedenle olan olmayan her şeyi varmış gibi ya da olacakmış gibi kendi gerçekliğinde bütünlemeye çalışır.

Yani kimse sabah evden çıkarken dönmeme olasılığını aklına getirmez. Sevdiğinden ayrıldığında onu yine göreceğini var sayar her zaman. Evine döneceğini sanır. Ya da yarın sabah uyanacağını ve güneşin sıcaklığıyla tenini ısıtacağını, sevgilisinin saçlarını koklayıp yanağını öpebileceğini sanır. Ama bu böyle değildir her zaman. Yol biter ve kendini uçurumda buluverirsin. O zamana dek kanatlarını hiç açmamıştın. Nasıl kullanacağını hiç bilmiyordun. Nasıl uçacaksın?

Modern insan, modern akıl ancak ölümü yok sayarak var olur.

Ama ölüm her yerdedir. Ama ölüm hep başkasının başına gelir. Hatta modern hayatları ayakta tutmak için ölümün özellikle başkalarının sorunu olmasını sağlaman gereklidir. Çünkü ölümü bilenler, onu sıklıkla yaşayanlardır. Her gün çocuklarını, sevdiklerini, tanıdıklarını çatışmalarda, terör olaylarında kaybeden insanlar ölümle o kadar içiçedirler ki, neden ben fakirim de bu adamlar zengin diye düşünemez bile. Ya da zengin olmak için sürdürülebilir ve öngörülebilir bir gelecek planlayamazlar.

Modern ve çağdaşlığı yarattığını iddia eden ülkeler ve toplumlar başkalarının güvensiz dünyalarından beslenerek kendi dünyalarını kontrol altında tutmaya çalışır. Çünkü rakip olmamaları gerekir başkalarının. Kaynaklarını sömürebilmelisin yaptığın hesapların tutması için!

 

Senin hesapların tutmamaya başladığında bir yerlerde bir kriz çıkmalıdır ki senin paran değer kazansın ve senin çıkaracağın o krizi sen bildiğin için paranı-yatırımlarını ona göre anında krizde fırsata dönüştürürsün ve bilançoların düzene girer… Bunun için kaç kişinin öldüğünün ya da zarar gördüğünün bir önemi olamaz. Paradır, güçtür, kontroldür önemli olan…

Modern dünya, dünyayı çok sevdiğinden onu sadece kendisine saklar. Onu kimseyle paylaşmak istemez. Dünyanın kaynakları herkese yetecek olsa bile önemli olan modern aklın kendi planlarının kendi istediği şekilde ve zamanda gerçekleşmesidir. Bunun için bizzat dünyanın kendisinin ödemesi gereken bedeller olsa bile planlar plandır…

 

 

Ama modern akıl ölüm kendi karşısına çıktığında hiçbir şey yapamaz.

Çaresizce ve panik içerisinde ölümün hiçbir plana uymadığını ve tüm planların aslında ölüm yokken bir anlamı olduğunu dehşet içerisinde kavrayıverir.

İnsanlığın artık sadece mantıkla, akılla var olamayacağımızı anlaması gerekiyor.

Din insanların uyutulması için kullanıldı geçmişte biliyoruz. Ama bu, bilim öncesinde öyleydi.

Artık insanların dinleri dengeleyebilecek olan bir şey var elinde: aklın süzgeci. Geçmişte saf inanç vardı ve saf inançla aklın gereksiz olduğu gibi bir sonuca varmıştı insanlar. Bu onları bir tarafa savurdu ve saçmalamaya başladılar.

Ve modernlik sonrasında insanlar bu sefer bilimin, saf aklın hegemonyasına girip diğer tarafa savruldular. 

Tanık olduğum bu ölüm karşısındaki panik ve dehşet içerisindeki insanların psikolojilerinin bende yarattığı izlenim ölümün ve bilinmez olan her şeyin dışlanmasının insanın içsel olarak kişilerin huzur bulmasına engel olduğuydu.

Saf inanç ne kadar sağlıksız ise, dengesiz ise saf akıl ve saf bilinircilik de o kadar dengesiz ve sağlıksızdır.

Yaşamın bilinmezlerine ve gizemlerine bizi hazırlayacak dengeli bir inanç sistemine ihtiyacımız var.

Daha doğrusu inancı her ne olursa olsun insanların akıllarıyla maneviyatlarını çelişkiler içerisindeymiş gibi yaşamakatan ve hissetmekten vazgeçip terazinin iki kefesi gibi düşünmesi gerekiyor.

Aklının dengesini yitirdiğinde maneviyatının onu dengeleyebilmesi gerekiyor. Ya da inançları aklını zayıflatmaya başladığında ve kontrolünü kaybetmeye başladığında aklının eleştirel tarafıyla inançlarını denegeleyebilmesi gerekiyor.

Bu bahsettiğim denge hali her iki tarafın da kendini geliştirmesiyle mümkün olacaktır. Yani inançları ne kadar kuvvetliyse kişi aklını da o kadar güçlendirmelidir.

İnsanlık bu dengesizlikten mustarip oldu hep. Hangisine sahipse ötekisi gereksizmiş zannetti.

Oysa her ikisine aynı anda sahip olmak gerekir.

İnsan hem ruhtur hem de beden. Daha doğrusu insan ruhu olan bir bedendir. Ya da bedeni olan bir ruhtur. Neden ruhunu önemsediğinde bedenini küçümsesin ki? Ya da neden bedenini sevmek için ruhundan vazgeçsin?

Bu bir tür aptallıktır.

Bana kim insanın nerede olduğunu söyleyebilir. Bir insan kimdir? Nedir? İnsan aslında dokunulamayan ya da algılanamayan bir şeydir. İnsan manevi bir varlıktır. Bunu en iyi sevdiği birisinin ölü bedenini gören ya da dokunan bir kişi anlayabilir.

O sevdiği kişi hep zannettiği gibi o bedende değildir. Az önce o bedende olan bir şey artık yoktur. Daha doğrusu bedeninde yoktur. O bedende artık baban yok, annen yok…

Annen de baban da seninle ama. İstersen unutmaya çalış bakalım unutabiliyor musun?

Annen de baban da ne zaman göçmüş olurlarsa göçsünler hep yanındadır. Ne zaman istersen onlara erişebilirsin. Çünkü annen de baban da aslında manevi varlıklar. Sadece bir süre o beden denen arabaya binip b yeryüzünün yollarında gezindiler…

Nasıl ki yolculuğunbitince arabadan inersin ve evine gidersin. İnsan da dünya yolculuğu sonlanınca evine gider… Araba orda kalır… Ama artık içinde sen yoksun. Gezinti bitti.

Yolculuğun tadını çıkartmak hepimize nasip olsun diliyorum…

 

 

 

Aile Dizimi Eğitimi hayatı daha taze, yepyeni bir bakış açısıyla dolu dolu yaşamanın kapılarını açacak bir yolun başlangıcıdır. hepinizi bekliyoruz… KAYIT. 532 417 27 00

 

 

 

 

 

 

Comments on Sahiden, Ölümle Aranız Nasıl?